Deniz Özgün Yazılar

Donanmalar Çarpışıyor 4: Mahmudiye Efsanesi Doğuyor!

Osmanlı Donanması, bilhassa Osmanlı İmparatorluğunun kısmen de olsa güçten düşüp muadil imparatorlukların güçlenmesiyle birlikte çok çetin imtihanlar vermeye başlamıştı. Çeşme ve ardından Navarin baskınlarıyla bütünüyle yakılmış, yok edilmişti. Donanmasız bir imparatorluğun dünya hâkimiyeti iddia etmesi mümkün olamazdı…

Bu yazıda Navarin Deniz Muharebesinde yok edilen Osmanlı Donanmasının 2. Mahmud tarafından tekrar diriltilmesine şahit olacağız. Dönemin Osmanlı Donanmasını, Osmanlı Denizcilerini ve özellikle dillere destan olmuş Mahmudiye Kalyonu’nu işleyeceğiz. Bu konuya hakim olmak için şayet okumadıysanız birbiriyle ilişkili halde kaleme aldığımız seriyi sırayla okumanızın fevkalade faydalı olacağı kanısındayım.

Navarin’de meydana gelen o elim facia hâsıl olduğunda Osmanlı Tahtında Sultan İkinci Mahmud oturmaktaydı. Bu facia belki engellenememişti ancak ıslahat ve ilericiliği ile ünlü 2. Mahmud bunun altında kalacak padişah değildi. Derhal yeni bir donanmanın oluşturulması için talimat vermiş, intikam alacak güçte gemileri kızağa çektirmişti.

Bu önemli konuyla alakalı ihtiyaç duyduğumuz verileri maalesef ki yerli kaynaklardan ziyade yabancı kaynaklarda bulabiliyoruz. Dönemin şartlarını, atılan adımları ve alınan sonuçları birinci ağzıdan okumak için temel alacağımız kaynakların başında Fransız diplomat Baron de Bois le Comte gelmektedir. Bois le Comte diplomat olarak Osmanlıda aktif görev yapmış, sultan ve Osmanlı kabinesiyle sürekli irtibat halinde olmuştu. Ülke genelindeki durumu iyi gözlemleyebilen Le Comte aynı zamanda Sultan’ın Avrupa ülkeleri ile görüşmelerinde kanal vazifesi de görmüştü. Hal böyle olunca Le Comte, Osmanlının en önemli güç unsurlarından olan Donanmasını dahi yakinen takip ve tahlil etme fırsatı bulmuştu. Le Comte’nin tutanaklarına göre Osmanlı Donanmasının Navarin’de yakılması Navarin savaşının Fransa-İngiltere-Rusya üçlüsünden oluşan ittifakın farklı tutumlar sergilemesine de yol açmıştı. Donanmasız Osmanlı Akdeniz hâkimiyeti adına İngiltere ve Fransa’nın işine gelse de Karadeniz tamamıyla Rusya inisiyatifine kalmıştı. Rusların Osmanlı ile imzaladığı Hünkâr İskelesi anlaşmasıyla hem Karadeniz’de hem boğazlarda elde ettiği ayrıcalıklar İngiltere ve Fransa’yı tedirgin etmiş ve bu iki ülke Balta limanı sözleşmesi ile Rusların üstünlüğü törpülenmişti.

Osmanlı İmparatorluk Arşivi, 1820 Yılı Kasımpaşa Tersanesi

Osmanlı imparatorluğu Navarin faciasından hemen sonra hiç vakit kaybetmeksizin yeni bir donanma inşa etme faaliyetlerine girişmişti. İşe koştuğu çalışmaların en önemli boyutu elbette gemiler olacaktı. Çeşme baskınından sonra Cezayirli Hasan Paşa’nın kurduğu bahriye okulu, Abdulmecid tarafından kurulan denizciliğe dönük eğitim kurumlarıyla Osmanlı Donanması kısa vadede mürettebat sahibi olabilmişti. Bahriye kurumlarında eğitilen denizciler donanmaya katılmaya başlamıştı ve bu yeni nesil eğitimle terbiye edilmiş denizciler modern ve bilimsel yöntemlerle göreve hazırdılar. Bu durum aslına bakılırsa donanmada ikilik çıkmasına da sebep olmuştu. Donanma personelleri ikiye bölünmüştü. Bahriye okullarında tahsil görerek donanmaya gelenler “mektepli”, denizlerde levent gezerek pratik usulü yetişmiş çoğunluğu yaşça daha büyük “alaylı” olarak gruplaşmış ve emir komuta zincirinde bozulmaya, disiplinsizliğe sebep olmuşlardı. Le Comte kayıtlarında Osmanlı Donanmasındaki bu zafiyete değinmişti. Raporlara göre Osmanlı Donanması kışı geçirmek için dinlenmeye çekilmiş bir donanma gibiydi. Son zamanlarda Donanma gemi yapımına fazla odaklanmıştı ancak Donanmadaki personel hizmetinin eski halde bırakılmış olduğuna belirtiyordu. Kayıtlara göre Osmanlı donanması o dönem 8-10 bin personelden oluşmakta ve personeller 10 Frank/ 40 Kuruş maaş almaktaydı. (Daha sonraları personel sayısı 14 bine kadar çıktı).Osmanlı gemileri genellikte karada iskelelerde bağlı bulunmaktaydı ve uzun seyirlere çıkmamaktaydı. Bu sebeple gemilerin ihtiyaçları karaya çıktıklarında Paşalar tarafından temin edilmekteydi. Gemiler mürettebatın eğitimsizliği ve donanımsızlığının da etkisiyle uzun seyirlere çıkmaz, bu sebeple personel için tuzlu et, su bulundurulmazdı. İhtiyaçlar kısa vadeli ve ani giderilmekte bu nedenle asker istihkakı yetersiz verilmekteydi. Bu gibi sebeplerle Osmanlı Donanmasına ait gemiler çoğunlukla karaya bağlı kalır yahut sefere çıkarsa kısa süreli aralıklarla karaya uğraması gerekirdi. Le Comte’nin raporlarında daha detaylı bilgiler de yer almaktadır. Raporuna göre denizcilerin önemli kısmı profesyonel askerler değildi. Sefere çıkılacağı zaman gemi mürettebatı sahil kesimlerinden işsiz ve düşkünleri toplar, gemiye doldurulur ve ilk rüzgârla yelkenler fora edilirdi. Bu sebeple personel olarak alınan bireylerin çoğu denizden anlamaz, denizcilik ve gemicilikle alakası olmadığından geminin manevra işlemlerinin çoğunu kaptana bırakırlardı. Bu kaptanların bazıları da Osmanlı değil İspanyol, Fransız veya İtalyan olurdu. Bir iş yapılması gerektiğinde mürettebatın düzensiz ve programsız olarak namaz halinde olması da başka bir boyuttu. Özetle Le Comte’nin yorumu gemiler ne kadar üstün olursa olsun bu şartlarla profesyonel bir donanma hizmetinin verilemeyeceğidir. En nihayetinde Mevcut durumda gemilerde görev yapacak mürettebat bulunmaktaydı. Peki, gemiler neredeydi?

Tersane-i Amire’de ikinci seviye Hat gemisi inşaatı

Osmanlı imparatorluğu her ne kadar uzun zamandır seferlerin başarısızlıkla sonuçlanması, siyasi rekabet ve coğrafi ticaret yollarının değişmesiyle birlikte ekonomik dar boğazda da olsa hala büyük bir güç idi. 2. Mahmud’un talimatı ile donanma inşaatı için devasa bir bütçe ayrılmıştı. Bütçe mukabilinde çoğunluğu İstanbul’da, bir kısmı İzmit ve Karamürsel’de, bir kısmı Antalyada ve bir kısmı da Çanakkale’de bulunan tersaneler eksiklerini gidermiş ve o dönem dünyanın en ciddi donanmalarından birini inşa etmeye hazırlanmışlardı. Gemilerin ihtiyaç duyacağı halatların ve yelkenlerin imalatı için de Eyüp İplikhanesi kurulmuştu. Osmanlı Donanması her ne kadar birçok kez gemisiz kalmış olsa da her seferinde tekrar tekrar nice gemiler inşa ederek donanma kurmuştu. Osmanlı’yı avantajlı konuma getiren etkenlerden biri de buydu. Osmanlı tersaneleri her defasında gemilerini kendisi inşa etmişti ve uzun yılların gemicilik birikimini barındırıyordu. Bu sefer de Donanma yüzüstü bırakılmayacaktı.

Çalışmalar başlamış ve Navarin baskını (1827) yaşandıktan sonra çok kısa sürede, 1 sene içinde hat gemilerinden de oluşan devasa gemiler suya indirilmeye, Osmanlı sancağını deryalarda dolaştırmaya başlamıştı. Bu gemilerin ilki Fethiye olmuştu. İlerleyen süreçte inşa edilen donanmanın ana unsurları şu şekildedir.

Gemi Kimliği Top Sayısı Gemi Türü
Fethiye         (1827) 96 Hat Gemisi
Mahmudiye   (1829) 128 Hat Gemisi
Memduhiye    (1833) 96 Hat Gemisi
Teşrifiye          (1834) 96 Hat Gemisi
Teşvikiye        (1834) 96 Hat Gemisi
Nusretiye       (1835) 64 Hat Gemisi
Tevfikiye          (1836) 64 Hat Gemisi
Şadiye               (1836) 64 Hat Gemisi
10 Adet Kimliksiz 482 Fırkateyn
11 Adet Kimliksiz 282 Korvet
4 Adet Kimliksiz 56 Brik
5 Adet Kimliksiz 50 Uskuna
14 Adet Kimliksiz 140 Kotra
2 Adet Kimliksiz Buharlı
1 Adet Kimliksiz 74 Hat/Hastane gemisi
1 Adet Kimliksiz 54 Fırkateyn/Hastane gemisi
1 Adet Kimliksiz 54 Fırkateyn/Halatlama gemisi
Toplamda 57 Adet Savaş Gemisi ve 2166 Top
Derya ile buluşan Osmanlı gemileri

Le Comte tarafından ortaya koyulan Osmanlı Donanmasının mevcut durumu Navarin Baskınından sonra Osmanlı Donanmasını kendisini ne kadar ivedilikle revize ettiğini göstermektedir. Ayrıca Le Comte’nin raporlarına göre listelenen bu gemilerin dışında yapım aşamasında bulunan gemiler de mevcuttur. Bu gemilerle birlikte Osmanlı Donanması 75 Savaş Gemisine ve 2756 parça topa sahiptir.

Tersane İnşa Edilen Gemi
Sinop, Gemlik, Bodrum, Ereğli tersaneleri Toplam 4 Hat gemisinde 294 top
Limni, Rodos, Ghidros, Midilli, Farra, Samsun, Marmara, Amasra, Akcaşehir, İzmit Toplam 10 adet Fırkateynde 470 top

Bu donanma ile Osmanlı İmparatorluğu Navarin Savaşına giden Osmanlı Filosu, Mısır Filosu ve Cezayir’den gelen destek filosunun oluşturduğu birleşik donanmayı yakalamış bulunuyordu. Navarin’de bulunan 78 savaş gemimizin 2180 topuna karşılık yeni donanmada 75 savaş gemisinde 2756 top bulunmaktaydı.

Bununla birlikte Osmanlı’ya bağlı bir hidivlik olan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa da boş durmamış ve Navarin’de yakılan gemilerinin yerine yenilerini koymaya başlamıştı. Mısır hıdivliği de Donanmasında telafilerle birlikte 4’ü Hat gemisi, 7’si Fırkateyn ve Korvet-Mavna gibi daha küçük 36 gemiden oluşturulmuş 47 parçaya ulaşmıştı. Bu donanma da 1613 top bulundurarak ciddi bir güç çarpanı oluşturmaktaydı. Osmanlı ve Mısır donanmaları her ne kadar Vali Mehmet Ali Paşa menfaati olmayan durumlarda donanmasını Osmanlı Desteğe Göndermemesi ve Osmanlı’nın Mısır’a güven duymaması sebebiyle birleşmiş olmasa da toplamda 122 savaş gemisinde 4.639 topla o dönem denizlere hüküm veren İngiltere-Fransa-Rusya Donanmalarından sonra dünyanın en büyük 4. Donanma olduğu görülmektedir. Dönemin Rus donanmasının sadece Karadeniz’de bulundurduğu filotilla 15’i Hat gemisi, 6’sı Fırkateyn olmak üzere 26 gemide 1666 toptan oluşmaktaydı. Henüz Hünkar İskelesi anlaşmasıyla Karadeniz’i donanmasına açan Rusya bu küçük denizde bu denli ciddi bir filoyla gezerken okyanuslarda 310 gemiye ve bu 310 gemide 6.000+ topa sahipti. Rusya, Hünkar İskelesi anlaşmasıyla Osmanlıya yönelik bir saldırı durumunda Donanmasını boğaza göndermeyi kabul etmiş ve uygulamıştı. Buna delil niteliğindeki kayıtlar ise Rus filosunun Boğaza gelen filotillanın 12 Hat gemisi, 7 Fırkateyn ve 3 Brikten oluştuğuna yöneliktir. Bu da Rusya’nın Karadeniz Filosundaki niceliğe yönelik muammayı aydınlatmaktaydı.

Osmanlı donanmasını Akdeniz’de seyrederken gösteren resim.

Bu dönemde Osmanlı donanması muazzam bir ivme ile büyümüş, nicelik bakımından kat kat artmış olmasına rağmen mücadele etmesi gereken kuvvetler karşısında ne denli yeterli olduğu tartışmaya açık bir olgudur. Başta İngiltere olmak üzere, Fransa ve Rusya su yollarını tutmak, deniz hakimiyeti kurmak için birer birer dahi Osmanlı Donanmasından üstünken yeri geldiğinde bu üç süper güç işbirliği de yapmaktan geri durmamıştır. Osmanlı Donanmasının 122 savaş gemisinde 4639 top ile güç çarpanı oluşturuğu dönemde diğer ulusların ve devletlerin donanma güçleri ise şu şekildeydi.

Ülke Top Sayısı Ülke Top Sayısı
İngiltere 22.920 Danimarka 910
Fransa 7.240 Avusturya 900
Rusya 6.000 Portekiz 650
Osmanlı 4.369 Sardunya 523
Birleşik Devletler 2.500 Napoli 468
Hollanda 2.440 Yunanistan 200
İsveç-Norveç 2.472 Prusya 10
İspanya 1.920    

Denizlerde ülkelerin durumları bu iken Osmanlı Tersanelerinde şahane bir eser de inşa edilmiş, sulara şeref vererek Osmanlı Donanmasının amiral gemisi olmuştu. Bu gemi elbette Mahmudiye’den başkası değildi. Mahmudiye bir tabloda listelenmekten, paragraf içinde bahsedilmekten çok daha fazlasını hak eden, döneminin en büyük savaş gemisi unvanını alan bir gemiydi.

Üç Ambarlı Kosova Kalyonu Haliç Ağzında Demirli halde.

Mahmudiye…

İnşa edilen yeni donanmada boy boy, sınıf sınıf gemiler mevcuttu. Bu gemiler sıra sıra dizilip boğazda güç gösterisi yaptığında kimse gözlerini alamamıştı. Ancak bu dev filonun içinde bir gemi vardı ki diğer gemiler devede kulak kalmıştı. Boyut farkıyla hemen göze batan, diğerlerinden ayırt edilebilen Mahmudiye Kalyonu yukarıda da yazıldığı gibi alelade bahsedilip geçilecek bir gemi değildi.

Mahmudiye ve Mürettebat Saltanat Kayığındaki Sultanı Selamlıyor

İstanbul Tersane-i Amire yani imparatorluk tersanesinde inşa edilen bu gemi Türk mühendisliğinin, yakın geçmişte atılan modern kabiliyetler ve asırlara dayanan Türk denizciliğinin birikiminin mahsulüydü. Öyle ki Mühendis Mehmet Efendi ile Mimar Mehmet Kalfa tarafından tasarlanıp yapılan bu muazzam gemi tam tamına 76 metre uzunluğuyla eşi benzeri görülmemiş boyuttaydı. 21 metre ene ulaşan gemi tam yüklü deplasmanı savaş durumunda 5553 tona varıyordu. Bu battal gemi 3 direğe ve 3 güverteye sahipti. 3 katın her birinde geminin güverte duvarlarına sıra sıra ölüm kusan toplar dizilmişti. Tamamı 128’e varan top sayısıyla döneminin en büyük Hat gemilerinden daha fazla top bulunduruyordu. Bu toplar arasında 500 Pound yani 226 Kg’ye kadar büyükleri vardı. Karşılaştırmak gerekirse o dönem ünlü hat gemilerinden İngiliz Neptün sınıfı HMS Dreadnoguht 56 metre uzunluğuyla 98 top taşıyor, Fransız Ocean sınıfı Valmy 60 metre uzunluğunda 3 güvertesinde en fazla 120 top taşıyordu. Mahmudiye gibi şahane bir gemiyi kontrol etmek içinse 1280 kişilik mürettebat gerekiyordu.

Navarin baskınından yalnızca 2 sene sonra deryalarla kavuşturulan Mahmudiye, efsanelere konu olmuş, halk arasında kulaktan kulağa dolanmaya başlamıştı. Öyle ki Mahmudiye gemisinde 7 yıl boyunca askerlik yapan iki kardeşin bu süre zarfında birbirini hiç göremediği söylenegelenler arasındaydı.

Alay sancaklarıyla Donatılmış Üç Ambarlı Mahmudiye Kalyonu

Mahmudiye, imparatorluğa fiziksel ve somut güç katmasının yansıra, Türk toplumunun psikolojisini de düzeltmişti. Osmanlı Donanmasının Navarin’de yok edilmesi halkı mahvetmişti. Bu olaydan fevkalade etkilenen Türk Halkı Mahmudiye gibi bir gemi ile tanışınca devlete olan güvenini tazelemiş, o hazin olayın acısından biraz da olsa kurtulmuştu.

Mahmudiye boyutlarıyla çok ihtişamlı bir gemiydi. Dış ülkelerden gelen yabancılar bu gemiyi görmek için can atardı. Hele de yöneticilerle görüşmek için gelen delegeler, sefir ve ülke liderleri padişah yahut hükümet ile görüşmeden evvel bu gemi etrafında dolaşmayı arzular, hayranlıklarını gizleyemezlerdi. Müşavir paşa Tuğamiral Sir Adolphus Slade 1828 yılında yaptığı ziyaretle ilgili aldığı notlarla şu cümlelerle başladığı bir paragraf mevcuttur. “Biraz ileride inşası bitmek üzere olan çok güzel bir gemi vardı. Bu geminin mimarı ve ustası Türk idi. Ben olduğum yerde deniz mimarisinin bu güzel, bu muhteşem örneğini seve seve seyreder ve barbar dediğimiz adamlardan birisi tarafından yapılmış olmasına hayret ederken…”  

Sahillere akın ederek Mahmudiye’yi seyreden Avam.

İhtişamının yanında Mahmudiye ayrıca mümtaz güzellikte bir sanat eseriydi de. İnşaatı çok hızlı olmasına rağmen özensiz yapılmamış, estetiğe epey önem verilmişti. O dönem ekol haline gelen faaliyetlerden biri Mahmudiye Kalyonunu boğazın serin sularında uzanırken resmetmekti. Derya ressamı Mirliva Nuri Paşa ve Kandiyeli Emin Baba gibi Türk ressamlar hatta yurtdışından gelen yabancı ressamlar tuvallerini hazırlar bu efsane gemiyi resmetme şerefine nail olmaya çabalarlardı. Mahmudiye 3 katlı güvertesi boyunca uzanan siyah-beyaz şeritlerle boyanmıştı. Gövde siyah, top sıraları beyaz olacak şekilde boyanan geminin kıçtan başa kadar uzanan şeritlerin birleştiği burunda gemibaş figürü olarak ufka doğru uzanan ve kükreyen aslan tercih edilmişti. Altın rengindeki bu alan ışıl ışıl parlardı. Pruva, Grandi ve Mizana direklerine asılan dev cüsseli sancaklar boy boy rüzgâra nazır dalgalanarak boğazı selamlardı. Bu direklere sarılan kenevir ve diğer kaliteli bezlerden imal edilmiş, Rüzgarın dolu dizgin şişirdiği yelkenler o kadar geniş ve uzundu ki bir korvet savaş gemisini kefenlercesine boydan boya sarıp sarmalayabilirdi. Gemide görev yapan 1280 personel geminin direklerine, güverte kenarlarına ve mahmuz direğine iplik gibi dizildiklerinde de muntazam bir görüntü oluşurdu.

Via: nello_artworks

Yıllar ilerlerken Mahmudiye İstanbul’un güzelliğine güzellik katmış ve boğazda talim turları atmıştı. Ancak bu gemi elbette bir savaş gemisiydi ve savaşmak için kullanılmalıydı. Sıra Mahmudiye’yi sahaya sürmeye gelmişti…

Mahmudiye’nin suya indirilmesinin üzerinden 10 sene geçmişti ki son dönemlerde Osmanlı imparatrluğunu en az dış ülkeler kadar zorlayan Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa tekrar isyan etmişti. Osmanlı İmparatorluğu ve Mısır Hidivliği ikinci defa savaşa tutuşmuştu. Savaş ağırlıklı olarak Mısır Hidivliğinden yana gitmekteydi. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa’nın komutasına verdiği ordularıyla Osmanlı’ya karşı savaşmaktaydı. Osmanlı imparatorluğu da, Filistin-Beyrut-Akka-İskenderiye sahillerine asker çıkartmak, bölgede kıyı savaşı yapmak için bölgeye donanma sevk etme kararı almıştı. Göreve koşulan donanmanın başında Mahmudiye bulunmaktaydı. Mahmudiye’yi bu ilk görevinde enteresan bir durum beklemekteydi. Kaptan-ı Derya Ahmet Fevzi Paşa sultan 2. Mahmud’un talimatıyla yola çıkmıştı. Ne var ki Çanakkale boğazından çıkmışken Sultan’ın ölüm haberini almıştı. Tahta geçen Sultan Abdulmecid sadrazamlık makamına Hüsrev Paşa’yı geçirmişti. İşte tam da kırılma noktası burasıydı. Hüsrev Paşa ise Kaptan-ı Derya Fevzi Ahmet Paşa’nın pek de anlaşamadığı adamdı.Bu sebeple Ahmet Fevzi Paşa, sefere çıkmadan hemen evvel 2. Mahmud’a Hüsrev Paşa’yı hicveden bir rapor sunmuştu.  Bu raporun Hüsrev Paşa’nın eline geçeceği aşikârdı ve Ahmet Fevzi Paşa İstanbul’a dönemeyeceğine kanaat getirmişti. Gidilecek tek limanın sefere çıkarak derdest etmekle yükümlü olduğu Mısır Valisi Kavalalı’ya ait olduğunu düşünmüştü. Evet, muziptir ancak Osmanlı’nın bu yeni donanması, donanmanın incisi Mahmudiye ve Mahmudiye’de bulunan donanmanın Kaptan-ı Derya’sı Ahmet Fevzi Paşa Osmanlı’dan kaçarak Mısır’a iltica etmişti. Kapudan Paşa İlk iş olarak Rus donanmasının bölgedeki varlığına karşılık olarak İngiltere ve Fransa tarafından Ege’de konuşlandırılan donanmanın amirali Lalande ile iletişime geçmişti. Ahmet Paşa derdini izah ettikten sonra, önde Lalande’nin amiral gemisi Vanguard, arkada Mahmudiye ve 25 parçalık mevcuduyla Osmanlı Donanma filosuyla Mısır’a intikal edilmişti. Mehmet Ali Paşa sarı çöllerin içindeki sarayının ufkunda bu durumu görünce sevinçten çıldıracak gibi olmuştu. Ayrıca güzel haber çifte gelmişti. Hem orduları Nizip’te Osmanlı ordusunu bozguna uğratmış hem Osmanlı donanmasının önemli gemilerinin çoğunu ele geçirmişti. Mahmudiye’yi ele geçirmek ise kadayıfın kaymağıydı. Bu bambaşka bir keyifti. Öyle ki Mehmet Ali Paşa da bu muazzam gemiden gözlerini alamamış, bütün donanma bir yana dururken sık sık gemiye gelerek karış karış geziyordu.  İstanbul’da kıyamet kopmuştu. Hem Nizip yenilgisi hem Donanmanın firarıyla meclis kaynar kazana dönmüş, Ahmet Paşa firari ilan edilmiş ancak bu kimsenin basıncını almamıştı. Derhal Mısır Valiliğinden donanmanın geri teslim edilmesi istenmişti. Elbette Kavalalı gibi korkusuz ve her fırsatı iliğine kadar değerlendiren bir yönetici orduları neredeyse İstanbul’a girecekken koskoca donanmayı teslim etmezdi. Osmanlı devleti nihayetinde yine, yeniden her denize düştüğünde sarıldığı yılanın sinesine sokulmak zorunda kalmıştı. BATI!

Görüşmeler sırasında Mehmet Ali Paşa ve arka Planda Donanma

Batı’nın desteğiyle savaş bitmişti. Anlaşmaya yanaşmayan Kavalalı, Batı’nın silah zoruyla anlaşmaya oturtulmuş ve Kütahya Antlaşmasının şartları kabul ettirilmişti. Osmanlı Donanması ve Mahmudiye ise Osmanlı’ya teslim edilmiş, Mahmudiye hiçbir ziyan olmaksızın İstanbul’a dönmüştü. Ahmet Fevzi Paşa ise bir sene sonra Mısır’da öldürülmüştü. Mahmudiye’nin ilk seferi adına, şanına ve ihtişamına yaraşır gör sefer olmamıştı.

Sıra geldi Mahmudiye’nin toplarının gürleyeceği, kah vurup kah vurulacağı, aslına bakarsak Mahmudiye’yi efsanelere taşıyan sefere, Kırım Savaşı!

Tarihler 1853 yılının Haziran ayını gösterdiğinde Rusya İmparatorluğu İstanbul elçisi Mençikov ile Sultan’a bir takım istekler iletmiş, istek reddedilince de Eflak ve Boğdan’ı işgale girişmişti. Savaş ilanına bile gerek duymayan Rus çarı I. Nikolay bunun savaş değil güvenlik gerekliliğine yönelik bir harekat olduğunu iddia etmişti. Ruslar Eflak ve Boğdan’da Osmanlı ile savaşa tutuşmuştu lakin Osmanlı Ordusu iyi iş çıkartmış, bazı başarılar elde etmişti. Bu durumda Ruslar dengeleri değiştirmek için çok kritik bir adım atmak üzereydi. Evet, Rus Donanması Karadeniz’de çok ses getirecek bir baskın yapmayı planlıyordu. Osmanlı Donanması Mahmudiye’de dahil Haliç’te demirli haldeydi. Bunun aleyhine Osmanlı hükümeti donanmadan küçük bir filotillayı Sinop limanına göndererek Karadeniz’de boy göstermek, Rusları kışkırtmak düşüncesindeydi. Bu durum Donanma Amiralleri ile ince elenip sık dokunmuştu ancak amiraller bu harekatı desteklemiyordu. Küçük bir filotillayı bölgeye göndermek kuzuyu kurdun kucağına bırakmaktan daha akıllıca değildi. Ne var ki Osmanlı hükümeti bu kararı çıkartmıştı ve Sinop’a bir filotilla göndermiş, bu filotilla da Rus Karadeniz Filo Amirali Nahimov tarafından yok edilmişti. Bu olay tarihe Sinop Baskını olarak geçecekti. Kırım savaşının başında gerçekleşen bu olay tarihin akışını değiştirmişti. Bu önemli ve acı olayı Donanmalar Savaşıyor serimizin bir sonraki yazısında etraflıca ele alacağız.

Kasımpaşa’da Demirli Mahmudiye Kalyonu

Rusya büyük bir hata yapmıştı. Osmanlı Donanmasının çok küçük bir bölümünü Karadeniz’de yok ederek Karadeniz’de dengeleri bozmuşlardı. Bu da elbette Avrupa güçlerinin işine gelmemiş, bu ülkelerin Osmanlı İmparatorluğunun yanında savaşa girmesini tetiklemişti. Öyle ki Osmanlı savaşa 300.000 asker sevk etmişken Fransa 400.000, İngiltere 250.000, Sardinya, İsviçre ve Alman gönüllüleri de 20.000 ile katılım sağlamıştı. Savaş tüm hızıyla devam edip Müttefikler Rusya’yı işgal ettiği bölgelerden iterken savaşın en önemli muharebelerinden biri başlamıştı. Kırım savaşı başladıktan 11 ay, Sinop Baskınından ise 12 ay kadar sonra Sivastopol Kuşatması hayata geçmişti.

Sivastopol Rusya için Karadeniz’in anahtarı niteliğindedir. Karadeniz’e hükmetmenin yolu Sivastopol’a sahip olmaktan geçmektedir. Bu sebeple Rus ordusu Sivastopol’u muazzam derecede tahkim etmişti. Bu tahkimat bir yarımadayı değil de anavatanı savunurcasına dizayn edilmişti. 864 km2 alana sahip Sivastopol adası, adanın kıyısındaki küçük burunda 5 tabyada toplam 116 top ve limandaki Rus Savaş gemileri ile korunmaktaydı.

Sivastopol istihkamı ve Rus Birlikleri

Mahmudiye, sıranın kendisine gelmesini Haliç’te demirli halde beklemekteydi. Kalyon halk tarafından o kadar benimsenmişti ki dilden dile efsaneleri dolanmaya başlamıştı. Kırım savaşı canhıraş devam ederken Mahmudiye bir gece vakti yine Haliç limanında demirli haldeydi. Efsaneye göre tüm mürettebat dinlenmeye çekilmişti. Gecenin karanlığında Mahmudiye halatlarını kopartmış, demir almış ve usul usul boğazdan ayrılmıştı. Kırım’da yaşanan sıcak savaşa doğru yelkenlerini fora etmiş, Barbaros Hayreddin’in sancağını da direklerine toka etmişti. Sivastopol önlerine geldiğinde Mahmudiye o muazzam tabyaların önüne dikilmiş, bir sancağa (Sağa) bir iskeleye (sola) dönerek sıra sıra toplarını ateşlemişti. 3 katta diş gibi dizilmiş 128 top gümbür gümbür patlamış, tabyaların üzerine ateş kusmuştu. Görevini yaptıktan sonra da tekrar Haliç limanına dönmüştü. Haliç limanında Mahmudiye’nin tertemiz durması da başka bir efsaneye konu olmuştu. Mahmudiye gidip savaşmıştı ancak bir tek top darbesi yoktu. Mite göre Mahmudiye ilahi kuvvetler, kırklar-yedilerce korunuyordu. Dualarla efsunlanan gemi Rus tabyalarından atılan onca top rağmen hiç isabet almamış, atılan gülleler gemiye isabet kaydedememişti. Bu hararetli mit halk arasında dolana dursun Mahmudiye’ye gerçekten Sivastopol yolu görünmüştü. Osmanlı Donanması bölgeye intikal etmiş ve Müttefik Filolar ile birlikte kuşatmayı yarma konusunda ipleri ele almıştı. Mahmudiye ne hikmetse efsanelerde olduğu gibi boy göstermişti. Bölgede bulunan en büyük gemi Mahmudiye idi. Kendisine yanaşabilen tek gemi ise Fransız Ocean sınıfı Valmy idi. Bu gemi her ne kadar Mahmudiye’ye yakın boyutlara sahip olsa da Mahmudiye’yi destanlaştıran aslında onun kabiliyetleri idi. Mahmudiye yelkenlerini fora etmiş, boyutlarına göre inanılmaz hızda manevralar yapıyor, Valmy’nin sergilediği aşırı hantallığın aksine Müttefiklere ait fırkateynler kadar seri hareket ediyordu. 128 topluk bir geminin bu denli hareket kabiliyetine sahip olması şaşırtıcıydı. Mahmudiye’yi komuta eden Ahmet Ateş Bey cevval bir denizci idi. Bu koca delikanlıyı denemek, marifetlerini sergilemekten geri durmamıştı. Mahmudiye profesyonel kaçınma manevraları ile Sivastopol’da tahkim edilmiş en iyi tabya olan Konstantin tabyasına süzülmüştü. Tabyanın önüne dikilmiş ve müthiş bir cenk başlamıştı. Mahmudiye tüm gücünü gösteriyordu. Tabyana karşı durmuş tüm ateşi üzerine çekerek direniyordu. Hiçbir geminin cesaret edemeyeceği bu hareket Mahmudiye’yi yıldırmamıştı. Aksine Mahmudiye efsanelerdeki gibi sancağa dönerek diğer bordadaki bütün topları dize dize ateşliyor, ardından iskele tornistan yaparak öbür bordada bulunan toplarıyla tabyaya tecavüz ediyordu. Bu sırada henüz boşalan toplar leventler tarafından temizleniyor, barut ile doldurulup farklı ağırlıklarda güllelerle sıkıştırılıyordu. Defalarca bu işlem tekrarlanmış Mahmudiye müttefik donanmaları adeta büyülemişti. Mahmudiye’ye eşlik eden Teşvikiye gemisinin süvarisi Müşavir Paşa’nın ifadelerine göre ortalığı atılan toplardan sis kaplamış, göz gözü görmez hale gelmişti. Bu halde şenlik gibi top atışları devam ederken gemi mürettebatları düşman unsurları ile görüş kontağını kaybetmiş, karambole salvolar atmaya başlamıştı. Aynı şekilde düşman kara konuşlu top tabyaları da gemilerin ancak metrelerce yükseklikteki direklerinin uçlarını, belki çanaklıklarını görebilir hale gelmiş, bütün atış odağını direklere yöneltmişti. Bu filotilladaki tüm gemilerin pruva ve grandi direkleri hasar almış, sancakları paramparça olmuştu. Buna rağmen Mahmudiye’nin toka ettiği Barbaros Hayreddin’in sancağı sapasalam dalgalanmaya devam etmekteydi. Sancağı gören müttefik gemilerde Mahmudiye “Hayalet gemi” olarak anılmaya başlamış hatta daha da öteye gidilmiş ve Türk gemilerinden Barbaros’un sancağı talep edilerek Avrupa gemilerine de toka edilmişti. Dün Preveze’de Haçlı donanmasını önüne katıp kovalayan Hızır Hayreddin’in sancağı bugün Haçlı donanmasına toka edilmek için can atılıyordu. Mahmudiye yıkılmaz engin dalgalar gibi tabyanın önünde uzun süren bir savaş vermiş ve Konstantin tabyasında da çok ciddi hasar kaydedilmişti. Mahmudiye, Teşrifiye ve onlara eşlik eden 10 Fransız 4 İngiliz gemisinden toplam 746 top ile karaya taaruz edilmişti. Kıyıdan gemileri taciz eden kara konuşlu top sayısı ise 3 tabyada 73 idi. Türk gemileri sayıca müttefik gemilerinden epey az olmasına rağmen çok etkin olmuşlardı. Sadece Mahmudiye’nin faaliyetleri bölgedeki Fransız ve İngiliz filotillasından çok daha fayda sağlamıştı. Bu halde savaşan Mahmudiye’ye karşı tabyalar da boş durmamış tüm gücünü Mahmudiye’nin üstüne boşaltmıştı. Mahmudiye bu kudretli muharebede çok etkili olmuş ve rüşdünü ispat etmişti. Mahmudiye ve eşliğindeki filotilladan Rus tabyalarına kuşatma boyunca 700 tonun üzerinde gülle atılmıştı. Bu süreçte Rus birlikleri 500+ kayıp vermiş, Müttefikler 400’e yakın asker kaybederken Mahmudiye Kalyonunda ise kayıp 12 idi. Ateş gücünün yanında Müttefik denizcileri büyüleyen etkenlerden biri de manevra kabiliyetiydi. Mahmudiye’nin muadili sayılabilecek Valmy römorkörler tarafından bir oraya bir buraya çekilerek hareket edebilirken Mahmudiye su üstünde kağıt gibi dans ediyordu. Aslına bakılırsa Mahmudiye’nin sırrı Sürat idi. Yakın geçmişte ilk buhar makineli römorkörümüz  “Sürat” satın alınmıştı ve Mahmudiye’yi bir sancağa bir iskeleye çeviren de oydu. Hakikaten dillere destan olacak bir gemiydi. Ancak efsaneler sadece efsaneydi, Mahmudiye ağır hasar almıştı. Derhal İstanbul’a götürülerek tamirden geçmesi gerekmişti. Limana demirleyen Mahmudiye tamir ediledursun halkın Mahmudiye aşkı daha da harlanmış, yeni yeni efsaneler de türemişti. Mahmudiye demirli halde beklerken geceleri bembeyaz giyimli aksakallı ve sarıklı evliyaullahın güvertede dolaştığı, Hacı Bektaşi Veli’nin cuma namazlarını gemide, güvertede kıldığı, kurban bayramında pruva direğinden kan damladığı anlatılır olmuştu. Mahmudiye bu muazzam çarpışmanın ardından İstanbul’a geldiğinde “Gazi” ve “Veli” unvanlarıyla şereflendirilmişti. Halk ise bu konuda çok daha yaratıcıydı. Gemiyi Hazreti Mahmudiye ismiyle anar olmuştu.

Sivastopol Muhasarası (Ön hattın ortasında Mahmudiye görülüyor)

Muhasarayı temsil eden tabloda görüyoz ki bu savaş Navarin ile benzerlik göstermektedir. Nasıl ki Navarin’e Rus-İngiliz-Fransız ortak filoları limanda bulunan Osmanlı Donanmasını yok etmişse, aynı şekilde bu sefer de Osmanlı-İngiliz-Fransız birleşik filoları limanda bulunan Rus filosunun Karadeniz kolunu yok etmişti.

Tarihler 11 Eylül 1885’i gösterdiğinde Sivastopol 329 günlük kanlı kuşatmanın ardından düşmüştü. Müttefik kuvvetler Osmanlı öncülüğünde Sivastopol’u Rus kuvvetlerinden arındırmış, Rusya’nın Karadeniz Filosuna ait gemiler birer birer söndürülmüş, koca filo imha edilmişti. Rusya’nın bir süre daha Osmanlı üzerinde baskısı olmayacak, Karadeniz’de esamesi okunmayacaktı. Kırım savaşı bittiğinde Kırım’da bulunamasa da Hazreti Mahmudiye İstanbul’da kutlamaların merkezineydi.

Sivastopol kuşatmasının da içinde olduğu Kırım savaşı tarihte çok önemli bir yere sahiptir. Bu savaşı özel kılan iki etken vardır. Birincisi, bu savaş tarih sahnesinde Yelkenli-Ahşap gövdeli gemilerin ana aktör olduğu son savaştı. İkinci etken ise meydanların taze delikanlıları buharlı gemilerin savaştığı ilk harekâttı. Buharlı gemilerin manevra kabiliyetleri, hızları çokça öne çıkmış, epey fayda göstermişti. Artık iri yarı hat gemilerinin devri kapanıyor, çevik buharlı gemilerin devri başlıyordu. Peki, bu muazzam kalyonlar bu devre nasıl ayak uydurabilirdi?

İmparatorluklar sahip oldukları bu devasa savaş gemilerinin bir şekilde çağa ayak uydurmasını arzuluyordu. Zira epey külfetli olan bu gemileri inşa etmek için çok masraf etmişlerdi. Bu gemileri yapmak kadar işletmek, düzenli bakımlarını yapmak da ayrı masraf çıkartmıştı. Bu gemileri iliğine kadar değerlendirmeden müze yapmak, söküp parçalarını değerlendirmek yahut hurdaya ayırmak akıl karı değildi. Devletler bu gemilerin planlarını, taslaklarını tekrardan masaya yatırmış ve gemileri makineli hale getirmeye başlamıştı. Bazı gemiler bu revizyona uyum sağlayıp ömrünü uzatmış bazıları ise kaderin bedbaht edeceği günlerini beklemeye koyulmuştu. Mahmudiye, Hazreti Mahmudiye de bu güncellemelerden payını almak için iştahla bekliyordu. Kırım savaşı gibi daha nice harpte 128 topu kin ve nefretle haykıracak, karşısına dikilme cüretini gösteren zavallıları birer birer söndürerek deryanın karanlık sularına gönderecekti. Bir şekilde Donanma’nın amiral gemisi görevini yapan bu dev gemiye buharlı makine monte edilerek yelkenin verimsiz gücünden kurtarılmak, stimli hale dönüştürülmek istenmişti. İngiltere’den ekipler getirilerek Mahmudiye boydan boya gezilmiş, üç güvertenin de analizi yapılmıştı. Hazırlanan raporlar ve evraklar İngiltere’ye gönderilmiş, Mahmudiye için hararetli bir trafik oluşmuştu. Yapılan incelemeler sonucunda karar verilmişti. Maalesef  talih kuşu Mahmudiye’nin takriben 50 metrelik pruva direğine konmamıştı. Mahmudiye’nin eskimeye yüz tutmuş ahşap gövdesi bakır zırhla kaplanmayı kaldıramazdı. Geminin istisnai boyutları sebebiyle kullanılacak makine de standartlardan güçlü olması gerekecek bu sebeple daha hacimli imal edilecekti. Bu makinenin gemiye yerleştirilebilmesi için gemide çok ciddi tahlil, tadil çalışması gerektiriyordu. Bu çalışma teknik olarak yapılabilirdi ancak yüksek ederi sebebiyle astarı yüzünü geçerdi. Peki Donanma-yı hümayun eskimeye başlamış karinası sebebiyle ömrü çok da uzun olmayan, yeni savaş stratejilerine uymayan bu şahane kalyona bu masrafı yapar mıydı? Hayır…

Sivastopol Kuşatmasında Mahmudiye.

Mahmudiye’nin makineleştirilmesi mümkün görülmemiş ve ömrünün kalanını yine yelkenli olarak sürdürmesi düşünülmüştü. Bu efsane gemi zaman içerisinde denizlere dehşet vermeye devam etmişti ancak artık yaşlanmış bir kurt gibiydi. Kocamış ve çakallara maskara olmayadurmuştu. Buharlı gemiler yüksek hızları ile Mahmudiye için zor hedeflerdi. Gelişen patlayıcı ve zırh delici top teknolojisi sebebiyle de gemiler bakır ve demir ile kaplanmaya başlamıştı. Mahmudiye ve türevi ahşap gövdeli gemiler eskisi gibi hedefinin karşısına dikilip ya batana ya batırana kadar cenk edemezdi.

Bu halde Mahmudiye 1877-78 Osmanlı-Rus savaşına kadar iskelede sabit kışla görevi sürdürmüştü. Genç Osmanlılar ve Jön Türklerin mahkemelerinin bazıları yine Mahmudiye’de görülmüş, geminin nezarethaneleri de hapishane olarak kullanılmıştı. Bu son savaşta ise yelkenlerini son kez fora etmiş, rüzgârı ciğerlerine çekerek Karadeniz’in hırçın dalgalarını yara yara deryanın sularında raks etmişti. O meşhur 93 harbinde cepheye nefer taşımakla mamur edilmiş ve bu hazin savaşta geri satıhta görevini icra etmişti. 93 harbi sonunda Rus birlikleri İstanbul-Yeşilköy’e kadar gelmiş, Osmanlı İmparatorluğu tarihindeki en tehditkâr, en hazin yenilgisini almıştı. Savaş Ayastefanos ve Berlin Anlaşmalarıyla bitmişti. Savaş ile birlikte Mahmudiye’nin de cenaze töreni hazırlanmıştı. Bu savaş Plevne müdafaası gibi başarıları da içinde barındırsa da Osmanlı’nın çok fazla borç alarak ekonomisinin iflasını başlattığı eşiktir. Taht artık Sultan 2. Abdulhamid’in idi. Kimilerine göre borca batmış bir devletin donanma gibi külfetli bir unsura ayıracak bütçesi olmadığından, kimilerine göre Abdülaziz’e yapılan darbeden sonra çoğunluğu yabancı denizciler tarafından komuta edilen Osmanlı Donanmasından beklediği bir darbe girişiminden ötürü donanmayı Haliç’e demirletmişti. Bu dönemde torpidobot gibi yepyeni ve çok etkili gemiler de alınmamış değildi ancak ahşap ve eski tip gemilere artık yer yoktu. Sultan Abdulhamid’de amcası Abdulaziz gibi donanma aşığı bir romantik değil realist, biraz da karamsar bir padişahtı.

Mahmudiye Demirli Halde

1874 yılında Osmanlı, Rus harbinin de kattığı dev borçlarla boğuşmaktaydı. Bu dönemde memurlara bağlanan maaşların ödenmesinde de çok sıkıntı yaşanmaktaydı. Sultan Abdulhamid ve bahriye nezareti bu halde Mahmudiye’nin sökülmesine, parçalanmasına ve satılarak gelirin memur maaşları, borçlar ve diğer etkenlerle dara düşen hazineye aktarılmasına karar vermişti.

Hazreti Mahmudiye, güvertesinde saf saf namaz kılan ak sakallı velileriyle, güvertesinde Cuma namazı kılan Hacı Bektaşi Veli Hazretleriyle, kendisine işlemeyen düşman topları ve mürettebatı uyurken Kırım’a gitmek için koparttığı halatlarıyla son kez denizdeydi. Bu son raksın rotası Haliç tersanesi idi.

Mahmudiye kızağa tekrar çekildi. 45 yıl evvel yoktan var edilen bu gemi neredeyse yarım asır sonra yok edilmek için tekrar tersane kokusunu teneffüs ediyordu. Ahşap gövdesindeki her bir perçin teker teker köklendi. Perçinlerin köklenmesiyle cevizden, kestaneden ve bilumum en mutena keresteden imal edilmiş ahşap parçaları birer birer sökülerek bir köşeye dizildi. İstif edilen ahşaptan kan damlamaktaydı. Bu efsane geminin suya indirilişi gibi sudan çekilişi de mitlere konulacaktı elbette. Bu şayia önce tersane personelleri, sonra neferler ve sonra da halkın ağzında dilden dile dolanmış, kulaktan kulağa aktarılmıştı. Deryanın şahı Hazreti Mahmudiye kan ağlıyordu…

Mamudiye’nin Künye Levhası

Milletimizin en derin acılarını törpülemiş, gururunu ve özgüvenini yerine getirmişti Mahmudiye. O aslında Türk halkının bir parçasıydı. Estetiği, Muazzam görüntüsüyle herkesi büyülemişti. İnsanlar sırf Mahmudiye’yi görmek için İstanbul’a gelmişti. Yerli ve yabancı sanatçılar boğaza gelerek Mahmudiye’yi çizmeyi ekol haline getirmişti. İnsanlar imparatorluğun heryerinde Mahmudiye’nin çizimleriyle duvarlarını süslemişti. Şairler Mahmudiye’ye dizeler sıralamış, adına musikiler çalınmış, şarkılar söylenmişti. Her insan gibi, her devlet gibi gemiler de doğar-büyür-ölürdü. Mahmudiye de eceliyle şereflenmişti. Hazreti Mahmudiye, Veli ve Gazi Mahmudiye…

Mahmudiye’ye ait sergilenen eserlerden biri.

Çok üzücüdür ki Mahmudiyeden daha evvel denizlerde efsane haline gelmiş, Amiral Nelson’un muntazam gemisi HMS Victory Trafalgar savaşında destan yazdıktan çok sonra Portsmouth limanında İngiliz Ulusal kraliyet Donanma müzesinde müze gemi olarak sergilenir olmuştu. Buna rağmen Victory’den çok daha büyük, çok daha ihtişamlı ve büyüleyici Mahmudiye’nin ahşapları çürüyüp gitti. Mahmudiye’den bize kalan çok az eser vardır. İstanbul Beşiktaş’ta bulunan Deniz Müzesinde Mahmudiye’ye ait Künye Levhası, Seyr-ü Sefer için kullanılan coğrafya küresi ve duvar saati sergilenmektedir. Gözlerinizi yumun, boğazın serin rüzgarını Karaköy iskelesinde hissedin ve tam karşıda, Sirkeci rıhtımında müze olarak ziyaret edilen Mahmudiye’yi tahayyül edin.

Çok arzulardık…

Mahmudiye’ye ait duvar saati

Ayrıca İstanbul Deniz Müzesi’nin hediyelik eşya bölümünde Mahmudiye’nin 1/33 ölçekli muazzam bir maketi bulunmaktadır. 2019 Yılında müzeye yaptığım gezide maketin satış değerinin 7.000 tl civarında olduğunu personelden öğrenmiştim.

Deniz Müzesinde Bulunan Mahmudiye Modeli

Navarin sonrası Osmanlı Donanması ve Mahmudiye Kalyonu’nu işlediğimiz bölümün sonuna gelmiş bulunmaktayız. Bu uzunca yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim. Görüş ve eleştirilerinizi muhakkak yorum olarak yazınız. Donanmalar Çarpışıyor serimizin bir diğer bölümü 5. yazı olarak Sinop Baskını hakkında olacaktır.

Sinop Baskını yazımız yayınlanmıştır: Sinop Baskını ve Rus Kalleşliği

Yazar: Tarık KÜÇÜK

SİVASTOPOL MARŞI

via: Khasgar Khanate

Yazar Hakkında

Tarık Küçük

Tarık Küçük

Sınıf öğretmeni olarak nice minik kalbe Türk milliyetçiliğini ve vatanseverliğini işleme, bunun yanında bilim-teknoloji iştahı kazandırma çabasındayım. Hem Tarih hem teknolojiye meraklıyım. Bilhassa Askeri teknoloji ve Savunma sanayi üzerine organizasyonlara katılıp firmalar ile çalışmalar yürüterek Türk Savunma Sanayi çorbasına az da olsa tuz katma gayesi içindeyim.

Yorum Ekle

Yorum yazmak için tıklayın




2020 Etkinlik Takvimi

Twitter